Onaylı Karakter Kaydı
Carl Carter
Bazı ruhlar doğmadan önce kaybedilir.
Karakter Hikayesi
Carl 2000 yılında Meksika'da El Salto' da Las Pinti tas mahallesinde bir çöp konteynırında doğdu, annesi ve babası belli olmadığı için sekiz yaşına kadar çocuk koruma derneğin' de kalıyordu fakat bipolar teşhisi konulduktan sonra Babaannesi Dolorese haber verilerek normal bir ev yaşamına geçmesi onun için daha iyi olacağı için mahallesine geri götürüldü, Babaannesi'nin yanına yerleştirildi. Burada küçük yaşta Dolores'e yardımcı olmak için küçük yaştan tamirhane işine girdi, hastalığı o zamanlar çok baskın değil, nadiren belirtilerini gösteriyordu. Dolores'e anne ve babasını her zaman sorar, bir cevap alamazdı. 15 yaşına kadar tamirhane de çalıştı, bu süreçte Dolores ile gerçekten bir bağ kurdular, Carl onu ailesi olarak görüyordu. Carl mahallesinin aksine Dolores'in onu yetiştirme şekli ile gerçekten iyi bir insan olarak büyüyordu, nazik, sevimli ve sosyal bir gençti. 15 Yaşından sonra mahalleden abisi Sett'in stüdyosunda ücretsiz olarak sanat ve dövme eğitimi almaya başladı, bu sırada her şey iyi gidiyordu fakat Dolores yaşlanıyordu. Dolores Carl'ın ilaçlarını sürekli takip ediyor, onun için en iyisini yapmaya çalışıyordu. 2017 yılına kadar güzel bir yaşam sürdükten sonra soğuk bir kış gecesi Carl'ın hayatını tamamen değiştiren bir olay gerçekleşecekti. Genç Carl 17 yaşında, stüdyoda çalışmaya başlamış güzel bir para kazanıyordu ve her zaman ki gibi evine dönüyordu, akşam 20.00 saatlerinde eve ulaşmıştı ve çok yorgundu. Eve gelir gelmez salonda Dolores'in bacağına yattı, Dolores Carl'ın kafasını hafifçe okşayarak uyuttu ve yemek yapmaya gitti. Gaz açığı yüzünden büyük bir yangın çıktı, Dolores mutfakta olduğu ve yaşlı olduğu için kaçacak fırsatı yoktu, Carl uyanır uyanmaz olayların farkına varmadan dışarı kaçtı ve bir süre sonra Dolores'in içerde olduğunu hatırladı. Ama çok geçti, itfaiye çoktan gelmiş Dolores'in cesedini çıkartıyordu. İşte Carl'ın dönüm noktası ve hastalığının nükstemesinin sebebi bu olaydı, Carl bundan sonra yaşayan bir ölü olarak gezmeye başladı. Tek ailesi ve arkadaşı olan Dolores'i kaybetmişti. Bundan sonraki dönemde maddelere ve ilaçlara bağımlı oldu, hastalığı ilerlediği ve halk dilinde ilerlemiş bipolara evrildi. Mahallesinde araç hırsızlığı yapmaya başladı, dövmeciliği bıraktı. İnsanlardan uzaklaştı, yanmış evi restore etmeden bile sadece içinde yatarak geceleri ağladı. Carl artık kendini kaybetmişti, 2025 yılına kadar sadece nefes alıyor, madde içiyor, insanlarla konuşmuyor, kişisel bakımına bakmıyor sadece eskortlarla bir temas kuruyordu. 2025 Yılına geldiğimizde Carl o zamanın Las Pinti tas mahallesinde ki departmanın şefi olan Lee ile iletişime geçti. Lee ile bir anlaşma yapmak istediğini söyledi, bu anlaşmanın detayı şu şekildeydi; Carl ona mahallede son zamanlarda dönen büyük silah ağının nasıl işlediğini, kimlerin elinden geçtiğini ve el patron'un kim olduğunu söyleyecekti. Karşılığında ise Lee, Carl'ın meksikadan güvenli çıkışını garantileyecek, cebine bir ay onu idare edecek kadar bir miktar para verecekti. Meksikayı bilirsiniz, yasalar pek geçerli değil, Lee için geçerli bir anlaşmaydı ve kabul etti, plan ter temiz işledi. Carl'ın snitch olduğu ortaya çıktı ve Lee söz verdiği gibi onu günümüzde ABD'ye güvenli bir şekilde getirdi.
Bipolar evreleri
Carl’ın mani dönemleri dışarıdan bakınca güç gibi görünürdü.
Sanki hiçbir şeyden korkmuyormuş gibi. Sanki mahalle, sokaklar, insanlar, ölüm… hepsi onun altında ezilecekmiş gibi. Ama aslında içeride başka bir şey vardı. Daha kirli, daha bozuk bir şey.
Bu evrede Carl neredeyse hiç uyumazdı.
Gözleri kıpkırmızı olurdu ama hâlâ ayaktaydı. Sabaha kadar dövme stüdyosunda kalır, yarım kalmış taslakların üstünden tekrar tekrar geçerdi. Mürekkep ellerine bulaşır, bazen parmaklarının titrediğini fark etmezdi bile.
Kafasının içi susmazdı.
Bir fikir gelir, sonra başka bir fikir, sonra başka bir öfke, sonra başka bir hayal. Her şey çok hızlıydı. Çok parlaktı. Çok gürültülüydü.
Xavi onun peşinden giderdi bazen.
Çünkü Carl o evrede kendi kendini durduramazdı.
Bir gecede bütün parasını harcayabilirdi. Bir anda birine kardeşim derdi, beş dakika sonra aynı adamın boğazına yapışırdı.
Kendini büyük hissederdi.
Sanki kader onun elindeymiş gibi. Ama aslında bu özgüven değildi. Kafasının içindeki boşluğu kapatmaya çalışan hasta bir gürültüydü.
En kötüsü de şuydu:
Carl o dönemlerde mutlu değildi.
Sadece çok hızlı yanıyordu.
DEPRESİF EVRE:
Depresif evre geldiğinde Carl’ın içindeki bütün sesler kesilirdi.
Ama bu sessizlik huzur değildi. Daha çok mezar gibiydi.
Günlerce odasından çıkmadığı olurdu.
Perdeler kapalı, oda ağır sigara kokusu dolu, yerde buruşmuş dövme eskizleri, kirli kıyafetler, yarım kalmış yemekler… Carl yatağın ucunda oturur, saatlerce aynı noktaya bakardı.
Dövme stüdyosuna gitmezdi.
Makine sesi, insan sesi, sokak sesi… hepsi kafasını delerdi.
Mahallede herkes yaşıyordu sanki, bir tek Carl çürüyordu.
Kendini boşluk gibi hissederdi.
Ne öfke vardı, ne umut, ne plan. Sadece ağır bir yorgunluk. Kemiklerine kadar inen, insanın ruhunu kirleten bir yorgunluk.
Bu evrede Carl tehlikeli görünmezdi.
Ama aslında en kırılgan hali buydu.
Çünkü dışarıya saldırmıyordu artık.
Bütün nefreti içine dönmüştü.
KARMA EVRE:
Karma evre Carl’ın en kötü hâliydi.
Çünkü bu sefer sadece karanlık yoktu. Karanlığın içinde hız da vardı. Öfke de vardı. Korku da vardı.
Hem yorgundu hem duramıyordu.
Hem ölmek istemiyordu hem yaşamak da ağır geliyordu.
Hem bağırmak istiyordu hem kimsenin sesini duymasını istemiyordu.
Xavi bu evreden korkardı.
Çünkü Carl’ın gözleri o zaman değişirdi. Daha boş bakardı. Daha keskin. Sanki karşısındaki insanı değil de onun arkasındaki başka bir şeyi görüyormuş gibi.
Geceleri mahallede tek başına yürürdü.
Sokak lambalarının altında yüzü sarı sarı görünürdü. Elleri cebinde, omuzları düşük, ağzında sigara… ama içinde fırtına vardı. Dışarıdan sessizdi. İçeriden paramparça.
En kötü tarafı şuydu:
Carl bu evrede ne kendinden kaçabiliyordu ne de kendine dayanabiliyordu.
Ve bazen, gerçekten bazen…
yaşamak ona bir ceza gibi geliyordu.
Snitchlik meselesi:
İşin en ironik tarafı şuydu:
Carl’ın nefret ettiği şeye en sonunda kendisi dönüşmüştü.
Ama o bunu hiçbir zaman “ihanet” olarak görmedi.
En azından başta.
Carl ilk konuştuğunda korkudan yaptı.
Çünkü o dönemlerde kafası zaten tamamen dağılmıştı. Uyumuyordu. Paranoyası artmıştı. Sürekli birilerinin onu takip ettiğini düşünüyordu. Kapı sesinden bile irkiliyordu.
Polis odasında ilk başta susmuştu.
Ama kafasının içindeki o gürültü… o baskı… sonunda onu kırdı.
Bir isim verdiğinde içinde rahatlama olmadı.
Tam tersi.
Sanki midesine taş oturdu.
Sonra bu olay Carl’ın kafasını daha da bozdu.
Çünkü artık aynaya baktığında nefret ettiği adamlardan birini görüyordu.
Mahallede insanların “snitch” kelimesini nasıl söylediğini biliyordu.
O kelimenin insanı nasıl mezara soktuğunu biliyordu.
Ve artık o kelime bir şekilde onun üstüne yapışmıştı.
En kötü kısmı şu oldu:
Carl bunu yaptıktan sonra kimseye tam güvenemediği gibi kendine de güvenememeye başladı.
Xavi’ye bakarken bile bazen kafasında aynı düşünce dönüyordu:
“Bunu bilse ne yapardı?”
Ondan sonra Carl daha sessiz biri oldu.
Eskisi gibi rahat gülemiyordu. Sürekli omzunun üstünden bakıyordu. Sürekli bir gün geçmişinin gelip boğazına çökeceğini hissediyordu.
Bu olaydan sonra şiddeti bile değişti.
Eskiden öfkesini dışarı kusuyordu.
Şimdi ise içinde taşıyordu. Daha ağır, daha kirli bir şekilde.
Bazen geceleri tek başına otururken kendi kendine şunu düşündüğü oluyordu:
“Ben zaten en başından bozukmuşum amına koyim.”
Ve en trajik tarafı şuydu:
Carl hâlâ snitchlerden nefret ediyordu.
Çünkü en çok kendinden nefret ediyordu.
CARL’IN KAYBOLAN YILLARI
2018–2025
Carl’ın 2018’den 2025’e kadar olan hayatı kimsenin tam bilmediği bir dönemdi.
Mahallede herkes bir şey anlatıyordu ama hiçbiri tam doğru değildi.
Kimi “Carl öldü” diyordu.
Kimi “başka şehre kaçtı” diyordu.
Kimi “polisle iş tuttu” diyordu.
Kimi “kartellerin yanında çalışıyor” diyordu.
Kimi de sadece omuz silkiyordu.
Çünkü Carl o yıllarda gerçekten kaybolmuştu.
Ama bu kayboluş öyle haritadan silinmek gibi değildi. Daha kötüydü.
Carl bazen aynı mahalledeydi, aynı sokaktan geçiyordu, aynı dövme stüdyosunun önünde sigara içiyordu ama gözlerinde kimse yoktu. İnsan içine çıkıyordu ama insan gibi değildi. Yaşıyordu ama sanki kendi bedenine geçici olarak girmiş biri gibiydi.
Carl’ın kaybolan yılları aslında onun kendinden kaçtığı yıllardı.
Korkudan kaçtı.
Utançtan kaçtı.
Snitch olduğu gerçeğinden kaçtı.
Xavi’nin gözlerinden kaçtı.
Dolores’in “oğlum” diyen sesinden kaçtı.
Ve en çok da aynada gördüğü adamdan kaçtı.
2018’de Carl hâlâ gençti ama içi çoktan yaşlanmıştı. Dışarıdan bakınca dövmeleri, sert bakışı, sigarası, sokak ağzı, rahat yürüyüşü vardı. İnsanlar onu hâlâ “Carl işte” diye görüyordu. Ama o dönemden sonra içinde bir şey çatladı. Öyle bir çatlak ki, üstüne ne koysa sızdırıyordu.
İlk başta bunu kimse anlamadı. Çünkü Carl zaten hep biraz dengesizdi. Bir gün gülüyordu, diğer gün kimseyle konuşmuyordu. Bir gece herkese içki ısmarlıyordu, ertesi gün üç gün boyunca ortadan kayboluyordu. İnsanlar buna alışmıştı. “Carl’ın kafası böyledir” deyip geçiyorlardı.
Ama bu sefer başka bir şey vardı.
Bu sefer Carl’ın gözlerinde yakalanmış bir hayvan gibi bir bakış vardı.
Snitch olayı onun içinde normal bir pişmanlık bırakmadı. Daha pis bir şey bıraktı. Carl bunu kimseye anlatmadı. Zaten anlatamazdı. Çünkü anlatsa her şey bitecekti. Mahallede adının yanına o kelime yazılacaktı. Snitch. İspiyoncu. Konuşan adam. Satıcı. Kendi canını kurtarmak için başkasını veren adam.
Carl bunu kabul etmek istemedi.
“Ben satmadım,” dedi kendine.
“Ben sadece hayatta kaldım.”
“Ben mecburdum.”
“Onlar da beni satardı.”
“Ben önce davrandım sadece.”
Ama geceleri bu bahaneler işe yaramıyordu.
Geceleri insan kendi yalanına bile inanamaz bazen. Carl da inanamıyordu. Yatağa uzandığında kafasının içinde polis odasının ışığı yanıyordu. O beyaz, pis, baş ağrıtan ışık. Masanın üstündeki dosya. Karşısındaki adamın sessizliği. Kendi ağzından çıkan isim. O isim çıktıktan sonra odada oluşan boşluk.
Carl o boşluğu hiç unutmadı.
O günden sonra sessizlikten nefret etti. Çünkü sessizlik ona hep o anı hatırlatıyordu.
Bu yüzden ses aramaya başladı.
İçki sesi.
Müzik sesi.
Dövme makinesinin sesi.
Sokak kavgası sesi.
Gece kulübünün boğuk bası.
Kafasının içini bastıracak herhangi bir şey.
Ama hiçbir ses yetmedi.
Bağımlılıkların Başladığı Yer
Carl’ın bağımlılıkları bir anda başlamadı. Öyle film gibi bir gece uyuşturucuya düşmedi. Yavaş yavaş oldu. Küçük küçük kapılar açıldı. Önce sadece uyumak için içti. Sonra düşünmemek için içti. Sonra konuşmamak için içti. Sonra kendine dayanmak için içti.
Alkol onun için ilk başta basit bir şeydi. Birkaç bira, ucuz şişe, gece sokak köşesinde arkadaş gibi görünen adamlarla oturmak. Ama sonra o içki Carl’ın eline yapıştı. Çünkü içmediğinde kafası çok netleşiyordu. Netlik Carl’a iyi gelmiyordu. Net olduğunda ne yaptığını hatırlıyordu. Kime ne dediğini hatırlıyordu. Kimi sattığını hatırlıyordu. Xavi’nin yüzünü hatırlıyordu.
O yüzden bulanık kalmak daha kolaydı.
Sonra başka şeyler girdi hayatına. İsimlerini ağzında bile düzgün söylemek istemediği şeyler. Kimi zaman sokakta bulduğu, kimi zaman birinin “al bunu, kafan susar” diye uzattığı şeyler. Carl bunları artistlik olsun diye kullanmadı. Güçlü görünmek için de kullanmadı. Carl bunlara tutundu çünkü başka tutunacak hiçbir şeyi kalmamıştı.
Ama bağımlılık Carl’a yardım etmedi.
Sadece onu daha da kirletti.
Sabahları ağzı kurumuş uyanıyordu. Bazen nerede olduğunu bilmiyordu. Bazen cüzdanı yoktu. Bazen ayakkabısının biri kayıptı. Bazen elinde yeni bir yara vardı ve nasıl olduğunu hatırlamıyordu. Bazen telefonunda tanımadığı numaralardan mesajlar oluyordu. Bazen cebinde para vardı ama nereden geldiğini bilmiyordu. Bazen de hiçbir şey yoktu.
En kötüsü de buydu zaten.
Hiçbir şey.
Carl için bağımlılık sadece madde değildi.
Kaçmaya bağımlı oldu.
Kötü insanlara bağımlı oldu.
Kendisini mahveden ortamlara bağımlı oldu.
Bir gece daha dayanmak için sabahı yok saymaya bağımlı oldu.
Dövme stüdyoları bu dönemde onun hem işi hem sığınağı oldu. Ama düzenli bir işi yoktu. Bir yerde iki hafta çalışır, sonra kavga eder çıkardı. Başka bir yerde müşteriyle tartışırdı. Bir yerde patronla kavga ederdi. Bir yerde üç gün üst üste gelmezdi. Ama çizimi iyiydi. Eli karanlıktı. İnsanların derisine güzel acılar bırakmayı biliyordu.
Carl’ın dövmeleri temiz değildi.
Onun çizgilerinde hep bir öfke vardı.
Güller bile yas tutuyor gibi görünürdü.
Haçlar kırık dururdu.
Yılanlar sanki deriden çıkıp boğaza sarılacak gibiydi.
Kadın yüzleri hep ağlamadan hemen önceki hâlindeydi.
İnsanlar Carl’ın yaptığı dövmeleri sevdi çünkü Carl acıyı biliyordu.
Ama kimse onun acısının ne kadar derin olduğunu bilmiyordu.
Para İçin Açtığı Kapılar
Carl’ın para bulmak için girdiği kapılar da temiz kapılar değildi.
Başta dövmecilik vardı. Ucuz mahalle stüdyoları, arka odalar, gece yarısı gelen müşteriler, üstüne para değil içki teklif eden adamlar, “kardeşim sonra veririm” diyen sahtekârlar… Carl çoğu zaman parasını alamazdı ama yine de yapardı. Çünkü birinin derisine iğne bastırırken kendi kafası susuyordu.
Sonra eskiz satmaya başladı.
Defterine çizdiği şeyleri, dövme tasarımlarını, çalıntı gibi duran ama aslında kendi karanlığından çıkan sembolleri satardı. Bazen üç kuruşa. Bazen bir şişeye. Bazen sadece geceyi geçirmek için.
Bazen barların arka kapısından girerdi. Oradaki insanlara çizim yapardı, duvarlara küçük logolar çizerdi, sahne arkasında afiş karalardı. Bazen dövmeci değil de hamal gibi çalışırdı. Kasa taşırdı, sandalye dizerdi, gece sonunda ortalığı temizlerdi. Yeter ki o gece dışarıda kalmasın.
Bazı kapılar daha kötüydü.
Bazı işler sorulmazdı.
Ne taşıdığını sormazdı.
Kime götürdüğünü sormazdı.
Neden gece olduğunu sormazdı.
Çünkü Carl soru sormamayı öğrenmişti. Zaten konuştuğu için hayatı mahvolmuştu. Bu kez susarak para kazanıyordu.
Ama bu suskunluk da onu kurtarmadı.
Her kapıdan çıktığında biraz daha küçüldü.
Her aldığı para biraz daha kirli geldi.
Her yediği yemek boğazında kaldı.
Çünkü Carl ne yaparsa yapsın içindeki o cümleyi susturamıyordu:
“Sen zaten sattın.”
Bu cümle onu takip etti.
Tünelde de.
Kadının yanında da.
Xavi’den kaçarken de.
Yeni şehirlerde de.
Dövme stüdyolarında da.
Kiralık odalarda da.
Evsizlik
Carl’ın evsizliği de bir günde olmadı. Önce “bu gece arkadaşta kalırım” diye başladı. Sonra “birkaç gün idare ederim” oldu. Sonra “zaten eve dönmek istemiyorum”a dönüştü. En sonunda ise gidecek evi kalmadı.
Dolores’in evi vardı ama Carl oraya dönemiyordu.
Çünkü Dolores’in evinde sevgi vardı.
Ve Carl sevgiye dayanamayacak kadar kirli hissediyordu.
Bir insan bazen nefrete alışır. Bağırılmaya, itilip kakılmaya, aç kalmaya, sokakta yatmaya alışır. Ama sevgiye alışamaz. Çünkü sevgi insanın ne kadar düştüğünü gösterir. Dolores kapıyı açıp ona “oğlum” dese Carl çökecekti. O yüzden kapıyı hiç çalmadı.
İlk zamanlar parklarda yattı. Sonra terk edilmiş binalarda. Sonra stüdyo koltuklarında. Sonra arabaların içinde. Sonra köprü altlarında. Ama en uzun kaldığı yer tüneldi.
Tünel Carl’ın hayatında başka bir şeydi.
Orası sadece bir yer değildi.
Orası onun mezarı gibi oldu bir süre.
Şehrin kenarında, insanların çok bilmediği, geceleri soğuk ve rutubet kokan bir tüneldi. İçinden bazen su sızardı. Duvarlarında eski yazılar, küfürler, yarım kalmış isimler vardı. Birileri orada daha önce de yaşamıştı belli ki. Her köşede bir insan kalıntısı vardı. Eski battaniye, kırık şişe, yanmış kağıt, paslı teneke, yarım ayakkabı.
Carl oraya ilk girdiğinde sadece bir gece kalacağını düşündü.
Ama bir gece iki gece oldu.
İki gece bir hafta oldu.
Bir hafta ay oldu.
Sonra Carl zamanın hesabını bıraktı.
Tünelde gün diye bir şey yoktu. Sadece ışık azalıp çoğalıyordu. Sabah olduğunda dışarıdaki sesler değişiyordu. Akşam olduğunda tünelin içi daha da büyüyordu sanki. Geceleri duvarlar nefes alıyormuş gibi gelirdi Carl’a. Bazen uyandığında biri yanında duruyor sanırdı ama kimse olmazdı. Bazen uzaktan ayak sesi duyardı ama ses kendi kafasından gelirdi.
Orada insan yavaş yavaş insanlığını unutuyor.
Carl da unuttu.
Saçları uzadı. Sakalı dağıldı. Üstündeki kıyafetler kokmaya başladı. Ayakkabılarının tabanı açıldı. Elleri hep kirliydi. Tırnaklarının arasında mürekkep, toprak, kan ve bilmediği şeyler olurdu. Bazen günlerce duş almazdı. Bazen yemek yemeyi unuturdu. Bazen bir marketin arkasından aldığı bayat ekmeği üç güne bölerdi.
Ama tünelde en kötü şey açlık değildi.
Soğuk da değildi.
Kir de değildi.
En kötü şey, insanın kendini artık dışarıdaki hayata ait hissetmemesiydi.
Carl bir süre sonra insanların arasına çıkınca rahatsız olmaya başladı. Kafeler, ışıklı vitrinler, temiz giyimli insanlar, ellerinde telefonla gülen gençler… hepsi ona başka bir tür gibi görünüyordu. Onlar yaşıyordu. Carl ise sanki yanlışlıkla hayatta kalmıştı.
Tünelde kaldığı dönemlerde dövme yapmaya devam ettiği oldu. Garip bir şekilde bazı insanlar onu orada bile buluyordu. “Carl burada mı kalıyor?” diye fısıltı dönüyordu. Birileri geliyordu. Küçük dövmeler, isim kapatma, yara izi üstüne sembol, eski sevgili adını silme…
Carl bazen tünelin ağzında, paslı bir sandalyede oturup insanlara dövme yapardı. Ortam pis, ışık kötü, hava soğuk. Ama eli hâlâ sağlamdı. Titriyordu bazen ama çizgisi ölmemişti.
Hatta bazıları onun o dönem yaptığı işlere daha çok para verdi. Çünkü Carl’ın adı garip bir efsaneye dönmeye başladı.
“Tünelde yaşayan dövmeci.”
“Konuşmayan Carl.”
“Kaybolan çocuk.”
“Snitch mi değil mi belli olmayan adam.”
Carl bu lakapları duyduğunda gülmezdi.
Sadece sigarasını yakardı.
Çünkü en kötü lakabı zaten kendi kafasında taşıyordu.
Xavi’den Kopuş
Xavi, Carl’ın hayatındaki son gerçek bağlardan biriydi.
Carl bunu biliyordu.
Tam da bu yüzden ondan kaçtı.
Çünkü Xavi sadece bir arkadaş değildi. Xavi onun geçmişini biliyordu. Carl’ın ne zaman yalan söylediğini, ne zaman korktuğunu, ne zaman mani gibi yükseldiğini, ne zaman çöküşe geçtiğini anlıyordu. Carl’ın gözlerinden okuyan az insan vardı. Xavi onlardan biriydi.
Bu yüzden Carl için Xavi tehlikeliydi.
Düşman olduğu için değil.
Gerçeği gördüğü için.
İlk kopuş küçük başladı. Carl mesajlara cevap vermedi. Buluşmalara gitmedi. Xavi sorduğunda “iyiyim” dedi. Sonra numarasını değiştirdi. Sonra Xavi’nin takıldığı yerlere uğramamaya başladı. Sonra Xavi’nin adını duyunca ortamdan çıktı.
Ama Xavi bir kere onu tünelde buldu.
Carl o gece çok kötüydü. Yağmur yağmıştı. Tünelin içi nemliydi. Üstünde ince bir mont vardı. Gözleri şişmişti. Elinde yarım sigara, yanında boş şişe. Xavi onu görünce bir şey demedi önce. Çünkü bazı görüntüler insanın ağzındaki kelimeyi öldürür.
Carl başını kaldırdı.
Bir süre baktı.
Sonra sadece şunu dedi:
“Buraya gelmemeliydin.”
Xavi onu kaldırmaya çalıştı. Carl istemedi.
“Eve gidelim,” dedi Xavi.
Carl güldü. Ama komik bir gülüş değildi. İnsanın içini rahatsız eden, boğazda kalan bir gülüştü.
“Benim evim yok.”
Xavi sinirlendi. Bağırdı. Küfretti. “Kendine ne yapıyorsun lan sen?” dedi. Carl cevap vermedi. Çünkü cevabı yoktu. Xavi ona yardım etmek istedikçe Carl daha çok kapandı. Çünkü yardım, Carl’a suçluluk gibi geliyordu.
O gece Carl Xavi’ye çok ağır şeyler söyledi.
Bilerek söyledi.
Onu itmek için söyledi.
Kalsın istemedi.
Çünkü Xavi kalırsa Carl’ın yalanları çökecekti. Çünkü Xavi kalırsa Carl belki ağlayacaktı. Çünkü Xavi kalırsa Carl hâlâ kurtarılabilir biri gibi görünecekti.
Carl buna dayanamadı.
“Ben senin bildiğin adam değilim artık,” dedi.
“Git.”
“Benim peşimden gelme.”
“Ben çoktan bittim.”
Xavi yine de gitmedi başta. Ama Carl ona öyle bir baktı ki, o bakışta artık eski Carl yoktu. Sadece kendini yok etmeye karar vermiş biri vardı.
O geceden sonra Xavi bir süre daha onu aradı.
Sonra aramalar azaldı.
Sonra bitti.
Carl bunu istediğini sanıyordu. Ama Xavi tamamen gidince içindeki son sıcak yer de söndü.
Xavi’den kopmak Carl’ı özgürleştirmedi.
Tam tersine onu tamamen başıboş bıraktı.
Artık onu tutan kimse yoktu.
Onu okuyabilen kimse yoktu.
Yanlış yaptığında yüzüne bakıp “yeter” diyebilecek kimse yoktu.
Carl bundan sonra daha hızlı düştü.
Beş Ay Süren Evlilik Gibi İlişki
Bu kayıp yılların içinde Carl’ın hayatına bir kadın girdi.
Adı Marisol
Marisol da normal biri değildi zaten. Normal biri Carl’ın hayatında uzun süre kalamazdı. Marisol gece hayatından gelen, sert konuşan, güzel ama yorgun bir kadındı. Gözlerinde hep uykusuzluk vardı. O da bir şeylerden kaçıyordu. Carl bunu ilk gördüğü anda anladı. Çünkü kaçan insanlar birbirini tanır.
İlk tanıştıklarında Carl çok kötü bir haldeydi. Ama Marisol onu acınacak biri gibi görmedi. Bu Carl’ın hoşuna gitti. Çünkü Carl merhametten nefret ediyordu. Merhamet ona zayıf olduğunu hatırlatıyordu.
Marisol ona acımadı.
Sadece sigara uzattı.
Bu yüzden Carl yanında kaldı.
İlk haftalar güzel gibiydi. İkisi de birbirinin yarasını kurcalamıyordu. Marisol Carl’a “nerelisin?” diye sormuyordu. Carl da ona geçmişini anlatmıyordu. Küçük bir odada yaşıyorlardı. Oda rutubet kokuyordu ama tünelden iyiydi. Yerde ince bir yatak, bir masa, iki sandalye, eski bir ayna, yarısı bozuk bir lamba.
Carl bazen Marisol’un koluna küçük dövmeler yapardı. Marisol da onun saçını keserdi. Bazen yemek yaparlardı. Bazen sabaha kadar konuşurlardı. Bazen hiç konuşmadan yan yana otururlardı. Carl uzun zamandan sonra ilk kez birinin yanında uyuyabildi.
Bu ona iyi geldi sandı.
Ama aslında Marisol da Carl gibi kırık bir insandı. Ve iki kırık insan bazen birbirini iyileştirmez. Bazen sadece birbirinin kırık yerlerine daha sert basar.
İkinci ayda kavgalar başladı.
Üçüncü ayda ayrılıp barışmalar.
Dördüncü ayda kıskançlıklar, bağırmalar, kapı çarpmalar.
Beşinci ayda ise ikisi de birbirinin içinde kalmış son iyi şeyi öldürmeye başladı.
Marisol Carl’ın karanlığını seviyordu başta. Onu gizemli, sert, derin buluyordu. Ama sonra o karanlığın romantik olmadığını gördü. Carl günlerce konuşmuyordu. Bir anda parlıyordu. Bazen evden çıkıyor, iki gün gelmiyordu. Geldiğinde cebinde para değil yara oluyordu. Bazen Marisol’a sarılıp susuyordu. Bazen aynı kadına düşman gibi bakıyordu.
Carl ise Marisol’un sevgisini kaldıramadı.
Çünkü sevgi düzen ister.
Carl’da düzen yoktu.
Marisol onu tutmaya çalıştı. Carl kaçtı. Marisol hesap sordu. Carl patladı. Marisol ağladı. Carl sustu. Sonra Carl ağlayamadı, onun yerine duvarı yumrukladı. Bazen ikisi de birbirine kötü şeyler söyledi. Sonra sabah olunca hiçbir şey olmamış gibi kahve içtiler.
Bu ilişki evlilik gibiydi çünkü aynı evde yaşıyorlardı, aynı yatağa giriyorlardı, birbirlerinin pisliğini biliyorlardı, birbirlerinin parasızlığını taşıyorlardı. Ama evlilik değildi çünkü içinde güven yoktu. Sadece iki insanın birbirine tutunup birlikte batması vardı.
Marisol bir gece Carl’ın geçmişiyle ilgili bir şey öğrendi. Snitch meselesinin tamamını değil belki ama yeterince. Birinin ağzından bir laf. Yarım bir gerçek. Bir ima.
O günden sonra Marisol’un bakışı değişti.
Carl bunu hemen fark etti.
Marisol hiçbir şey demese bile Carl anladı. Çünkü Carl insanların bakışındaki yargıyı çok iyi tanıyordu. O gece eve döndüklerinde uzun süre konuşmadılar. Sonra Marisol sadece şunu dedi:
“Sen kimsin gerçekten?”
Bu soru Carl’ı bitirdi.
Çünkü Carl da bilmiyordu.
O gece büyük kavga çıktı. Carl bağırdı. Marisol bağırdı. İkisi de birbirinin en hassas yerine bastı. Marisol ona korkak dedi. Carl ona yalancı dedi. Marisol “sen herkesi satarsın” dedi. İşte o cümle Carl’ın kafasında bir şey kopardı.
Carl vurmadı.
Ama kırdı.
Eşyaları kırdı.
Aynayı kırdı.
Kendi elini kesti.
Ama en çok içeride kalan son umudu kırdı.
Ertesi sabah Marisol yoktu.
Masada küçük bir not vardı. Uzun değildi. Duygusal değildi. Sadece şuna benzer bir şey:
“Ben seni kurtaramam Carl. Sen de beni mahvediyorsun.”
Carl o notu defalarca okudu.
Sonra yırttı.
Sonra parçaları çöpten çıkarıp tekrar okudu.
Marisol’un gidişi Carl’ı normal bir ayrılık gibi üzmedi. Daha derine itti. Çünkü Carl ilk kez birinin yanında biraz insan gibi olmuştu. Sonra o insan da gitmişti. Ve gitme sebebi de yine Carl’dı.
Carl bu olaydan sonra haftalarca odadan çıkmadı. Kira ödenmedi. Evden atıldı. Eşyalarının çoğu dışarıya kondu. Defterleri ıslandı. Bazı çizimleri çalındı. Birkaç kıyafetini aldı, gerisini bıraktı.
Sonra tekrar tünele döndü.
Ama bu kez tünel daha soğuktu.
Çünkü artık dışarıda onu bekleyen biri olmadığını biliyordu.
Carl’ın Zihni
Carl’ın zihni o yıllarda düz bir yer değildi. Daha çok karanlık bir oda gibiydi. İçinde kapılar vardı. Her kapının arkasında başka bir şey.
Bir kapının arkasında çocukluğu vardı.
Çöp konteynırı.
Kimsesizlik.
Dolores’in evi.
Mahallenin sesi.
Bir kapının arkasında polis odası vardı.
Beyaz ışık.
Verdiği isim.
Kendi sesi.
Sonra gelen sessizlik.
Bir kapının arkasında Xavi vardı.
Ona bakan gözler.
Hayal kırıklığı.
“Niye böyle oldun?” der gibi bir yüz.
Bir kapının arkasında Marisol vardı.
Yatakta sırtını dönmüş hali.
Kırık ayna.
Masadaki not.
Bir kapının arkasında tünel vardı.
Rutubet.
Soğuk.
Sigara dumanı.
Duvar yazıları.
Ayak sesleri.
Carl bu kapıları kapatmaya çalıştı ama kilitleri yoktu. Ne zaman uyusa biri açılıyordu. Ne zaman içse biri açılıyordu. Ne zaman gülse biri açılıyordu. Ne zaman birisi ona “kardeşim” dese, içeride başka bir kapı açılıyordu.
Bu yüzden Carl insanlara yaklaşamadı.
Yaklaşınca geçmişi sızıyordu.
Carl’ın kafasında sık sık aynı düşünceler dönüyordu:
“Ben iyi biri miydim eskiden?”
“Dolores beni böyle görse ne der?”
“Xavi hâlâ beni kardeşi sayar mı?”
“Marisol haklı mıydı?”
“Ben kimi sattım?”
“Ben kendimi ne zaman sattım?”
“Beni biri gerçekten sevse bile ben onu mahveder miyim?”
“Ben niye hâlâ yaşıyorum?”
Bu düşünceler Carl’ı bazen tamamen kilitliyordu. Dışarıdan bakınca sadece sessiz duruyordu. Ama içinde mahkeme vardı. Her gece kendi kendini yargılıyordu. Hakim de oydu, suçlu da oydu, cellat da oydu.
Bipolar halleri bu dönemde daha da pisleşti.
Taştığı zamanlarda Carl kendini yeniden doğmuş sanıyordu. Bir anda tünelden çıkıyor, saçını kesiyor, temiz kıyafet buluyor, dövme stüdyosuna gidiyor, para kazanıyor, insanlarla konuşuyor, gülüyor, plan yapıyordu. “Ben toparladım” diyordu. “Bu sefer olacak” diyordu.
Ama sonra üç gün sonra yine çöküyordu.
Çöktüğü zamanlarda ise dünyanın bütün sesi boğuluyordu. Yemek yiyemiyordu. Konuşamıyordu. Bazen sadece yatıp tavanı izliyordu. Bazen günlerce duş almıyordu. Bazen sigara içmeye bile hali kalmıyordu. O zamanlarda Carl’ın içindeki karanlık daha sakin oluyordu ama daha ağırdı. Sanki üstüne beton dökülmüş gibi.
Karma zamanları ise en kötüsüydü.
O zaman hem enerjisi vardı hem karanlığı. Hem yürümek istiyordu hem yok olmak. Hem birini aramak istiyordu hem telefonunu kırmak. Hem Xavi’ye gitmek istiyordu hem Xavi’nin onu görmesinden korkuyordu. Hem Marisol’u özlüyordu hem onun adını duyunca nefret ediyordu.
Carl bu zamanlarda kendinden korkuyordu.
Çünkü ne yapacağını bilmiyordu.
İnsanlardan Uzaklaşması
2018–2025 arasında Carl’ın insanlarla bağı değişti. Eskiden sosyaldi. Mahallede tanınırdı. Şaka yapardı. Kavgaya girerdi ama sonra gülerdi. Dolores’in yanında yumuşardı. Xavi’nin yanında gerçek olurdu.
Ama kayıp yıllarda Carl insanları artık tehdit gibi görmeye başladı.
Birisi fazla iyi davransa şüphelendi.
Birisi az konuşsa şüphelendi.
Birisi adını ansa şüphelendi.
Birisi geçmişinden bahsetse ortamdan çıktı.
Çünkü Carl biliyordu: Geçmişi konuşulursa, her şey açılırdı.
Bu yüzden yeni tanıştığı insanlara farklı hikâyeler anlattı. Birine babasının öldüğünü söyledi. Birine başka şehirden geldiğini söyledi. Birine adının Carl olmadığını söyledi. Bazen kendi yalanlarına bile karıştı. Bir gece bir barda adını “Santos” diye söyledi. Başka bir yerde “Cruz” dedi. Bir dövme stüdyosunda sadece “C” diye imza attı.
İsmini bile tam taşımak istemiyordu artık.
Çünkü Carl ismi ona eski halini hatırlatıyordu.
İnsanların yanında fazla kalmadı. Hep geçici oldu. Geçici oda. Geçici iş. Geçici ilişki. Geçici arkadaş. Geçici para. Geçici uyuşma. Geçici nefes.
Kalıcı olan tek şey suçluluktu.
Tünelden Çıkış Gibi Görünen Ama Çıkış Olmayan Günler
Bazı dönemlerde Carl gerçekten düzeliyor gibi oldu.
Bir stüdyoda daha uzun çalıştı. Para biriktirdi. Küçük bir oda tuttu. Saçını toparladı. İçkiyi azalttı. Hatta bir ara Dolores’i aramayı düşündü. Telefonu eline aldı. Numarayı yazdı. Son rakamda durdu.
Arayamadı.
Çünkü Dolores’in sesini duyarsa yıkılacaktı.
Başka bir dönem Xavi’ye mesaj yazdı.
“Yaşıyorum.”
Sadece bunu yazdı.
Ama göndermedi.
Mesajı saatlerce ekranda tuttu. Sonra sildi.
Carl’ın toparlanma girişimleri hep böyle yarım kaldı. Çünkü düzelmek sadece temiz kıyafet giymek değildi. Düzelmek geçmişe dönüp bakmayı gerektiriyordu. Carl buna hazır değildi. O geçmişe bakarsa orada snitch olan kendisini, Xavi’yi yarı yolda bırakan kendisini, Marisol’u mahveden kendisini, Dolores’e dönemeyen kendisini görecekti.
Carl bunları göreceğine yine düşmeyi seçti.
Çünkü düşmek tanıdıktı.
2025’e Gelirken
2025’e gelindiğinde Carl artık eski Carl değildi.
Yüzü değişmişti. Sadece yaşlandığı için değil. İnsan bazen birkaç yılda değil, birkaç suçlulukta yaşlanır. Carl’ın gözlerinin altında yılların değil gecelerin izi vardı. Saçları daha dağınık, bakışları daha boş, sesi daha kısık olmuştu. Eskisi gibi öfkeli patlamaları vardı ama artık daha sessiz bir tehlike taşıyordu.
Eskiden Carl ateş gibiydi.
2025’te kül gibiydi.
Ama külün altında hâlâ sıcak bir şey vardı.
Bazen bir çocuğun ağladığını görünce duruyordu.
Bazen yaşlı bir kadına yardım ediyordu.
Bazen bir sokak köpeğine yemek bırakıyordu.
Bazen Dolores’i hatırlayıp ağzındaki sigarayı söndürüyordu.
Bazen Xavi’nin adını duyunca yüzü düşüyordu.
Yani Carl tamamen bitmemişti.
Ama kendini bitmiş sanıyordu.
Kaybolan yıllar ona çok şey aldı.
Evini aldı.
Düzenini aldı.
Xavi’yi aldı.
Marisol’u aldı.
Kendine saygısını aldı.
Gece rahat uyuma hakkını aldı.
Aynaya normal bakma ihtimalini aldı.
Ama bir şeyi tamamen alamadı: Carl’ın içinde küçük, pisliğe bulanmış, neredeyse ölmüş ama hâlâ kıpırdayan bir insan parçası vardı.
Carl bundan nefret ediyordu.
Çünkü o parça hâlâ affedilmek istiyordu.
Ve Carl kendini affetmeyi bilmiyordu.
2018–2025 arası Carl için sadece kayıp yıllar değildi.
Bu yıllar onun içindeki adamın parça parça söküldüğü yıllardı.
Birileri onu sokakta gördüğünde sadece dövmeli, yorgun, tehlikeli bir adam görüyordu.
Ama Carl’ın içinde tünelde üşüyen çocuk hâlâ duruyordu.
Marisol’un notunu hâlâ okuyan adam duruyordu.
Xavi’ye gönderemediği mesaj hâlâ duruyordu.
Dolores’in kapısını çalamayan torun hâlâ duruyordu.
Polis odasında ağzından çıkan ismi geri alamayan Carl hâlâ duruyordu.
Ve belki de en kötüsü buydu.
Carl kaybolmuştu ama ölmemişti.
Yaşıyordu.
Her şeyi hatırlayarak yaşıyordu.
Bipolar evreleri
Carl’ın mani dönemleri dışarıdan bakınca güç gibi görünürdü.
Sanki hiçbir şeyden korkmuyormuş gibi. Sanki mahalle, sokaklar, insanlar, ölüm… hepsi onun altında ezilecekmiş gibi. Ama aslında içeride başka bir şey vardı. Daha kirli, daha bozuk bir şey.
Bu evrede Carl neredeyse hiç uyumazdı.
Gözleri kıpkırmızı olurdu ama hâlâ ayaktaydı. Sabaha kadar dövme stüdyosunda kalır, yarım kalmış taslakların üstünden tekrar tekrar geçerdi. Mürekkep ellerine bulaşır, bazen parmaklarının titrediğini fark etmezdi bile.
Kafasının içi susmazdı.
Bir fikir gelir, sonra başka bir fikir, sonra başka bir öfke, sonra başka bir hayal. Her şey çok hızlıydı. Çok parlaktı. Çok gürültülüydü.
Xavi onun peşinden giderdi bazen.
Çünkü Carl o evrede kendi kendini durduramazdı.
Bir gecede bütün parasını harcayabilirdi. Bir anda birine kardeşim derdi, beş dakika sonra aynı adamın boğazına yapışırdı.
Kendini büyük hissederdi.
Sanki kader onun elindeymiş gibi. Ama aslında bu özgüven değildi. Kafasının içindeki boşluğu kapatmaya çalışan hasta bir gürültüydü.
En kötüsü de şuydu:
Carl o dönemlerde mutlu değildi.
Sadece çok hızlı yanıyordu.
DEPRESİF EVRE:
Depresif evre geldiğinde Carl’ın içindeki bütün sesler kesilirdi.
Ama bu sessizlik huzur değildi. Daha çok mezar gibiydi.
Günlerce odasından çıkmadığı olurdu.
Perdeler kapalı, oda ağır sigara kokusu dolu, yerde buruşmuş dövme eskizleri, kirli kıyafetler, yarım kalmış yemekler… Carl yatağın ucunda oturur, saatlerce aynı noktaya bakardı.
Dövme stüdyosuna gitmezdi.
Makine sesi, insan sesi, sokak sesi… hepsi kafasını delerdi.
Mahallede herkes yaşıyordu sanki, bir tek Carl çürüyordu.
Kendini boşluk gibi hissederdi.
Ne öfke vardı, ne umut, ne plan. Sadece ağır bir yorgunluk. Kemiklerine kadar inen, insanın ruhunu kirleten bir yorgunluk.
Bu evrede Carl tehlikeli görünmezdi.
Ama aslında en kırılgan hali buydu.
Çünkü dışarıya saldırmıyordu artık.
Bütün nefreti içine dönmüştü.
KARMA EVRE:
Karma evre Carl’ın en kötü hâliydi.
Çünkü bu sefer sadece karanlık yoktu. Karanlığın içinde hız da vardı. Öfke de vardı. Korku da vardı.
Hem yorgundu hem duramıyordu.
Hem ölmek istemiyordu hem yaşamak da ağır geliyordu.
Hem bağırmak istiyordu hem kimsenin sesini duymasını istemiyordu.
Xavi bu evreden korkardı.
Çünkü Carl’ın gözleri o zaman değişirdi. Daha boş bakardı. Daha keskin. Sanki karşısındaki insanı değil de onun arkasındaki başka bir şeyi görüyormuş gibi.
Geceleri mahallede tek başına yürürdü.
Sokak lambalarının altında yüzü sarı sarı görünürdü. Elleri cebinde, omuzları düşük, ağzında sigara… ama içinde fırtına vardı. Dışarıdan sessizdi. İçeriden paramparça.
En kötü tarafı şuydu:
Carl bu evrede ne kendinden kaçabiliyordu ne de kendine dayanabiliyordu.
Ve bazen, gerçekten bazen…
yaşamak ona bir ceza gibi geliyordu.
Snitchlik meselesi:
İşin en ironik tarafı şuydu:
Carl’ın nefret ettiği şeye en sonunda kendisi dönüşmüştü.
Ama o bunu hiçbir zaman “ihanet” olarak görmedi.
En azından başta.
Carl ilk konuştuğunda korkudan yaptı.
Çünkü o dönemlerde kafası zaten tamamen dağılmıştı. Uyumuyordu. Paranoyası artmıştı. Sürekli birilerinin onu takip ettiğini düşünüyordu. Kapı sesinden bile irkiliyordu.
Polis odasında ilk başta susmuştu.
Ama kafasının içindeki o gürültü… o baskı… sonunda onu kırdı.
Bir isim verdiğinde içinde rahatlama olmadı.
Tam tersi.
Sanki midesine taş oturdu.
Sonra bu olay Carl’ın kafasını daha da bozdu.
Çünkü artık aynaya baktığında nefret ettiği adamlardan birini görüyordu.
Mahallede insanların “snitch” kelimesini nasıl söylediğini biliyordu.
O kelimenin insanı nasıl mezara soktuğunu biliyordu.
Ve artık o kelime bir şekilde onun üstüne yapışmıştı.
En kötü kısmı şu oldu:
Carl bunu yaptıktan sonra kimseye tam güvenemediği gibi kendine de güvenememeye başladı.
Xavi’ye bakarken bile bazen kafasında aynı düşünce dönüyordu:
“Bunu bilse ne yapardı?”
Ondan sonra Carl daha sessiz biri oldu.
Eskisi gibi rahat gülemiyordu. Sürekli omzunun üstünden bakıyordu. Sürekli bir gün geçmişinin gelip boğazına çökeceğini hissediyordu.
Bu olaydan sonra şiddeti bile değişti.
Eskiden öfkesini dışarı kusuyordu.
Şimdi ise içinde taşıyordu. Daha ağır, daha kirli bir şekilde.
Bazen geceleri tek başına otururken kendi kendine şunu düşündüğü oluyordu:
“Ben zaten en başından bozukmuşum amına koyim.”
Ve en trajik tarafı şuydu:
Carl hâlâ snitchlerden nefret ediyordu.
Çünkü en çok kendinden nefret ediyordu.
CARL’IN KAYBOLAN YILLARI
2018–2025
Carl’ın 2018’den 2025’e kadar olan hayatı kimsenin tam bilmediği bir dönemdi.
Mahallede herkes bir şey anlatıyordu ama hiçbiri tam doğru değildi.
Kimi “Carl öldü” diyordu.
Kimi “başka şehre kaçtı” diyordu.
Kimi “polisle iş tuttu” diyordu.
Kimi “kartellerin yanında çalışıyor” diyordu.
Kimi de sadece omuz silkiyordu.
Çünkü Carl o yıllarda gerçekten kaybolmuştu.
Ama bu kayboluş öyle haritadan silinmek gibi değildi. Daha kötüydü.
Carl bazen aynı mahalledeydi, aynı sokaktan geçiyordu, aynı dövme stüdyosunun önünde sigara içiyordu ama gözlerinde kimse yoktu. İnsan içine çıkıyordu ama insan gibi değildi. Yaşıyordu ama sanki kendi bedenine geçici olarak girmiş biri gibiydi.
Carl’ın kaybolan yılları aslında onun kendinden kaçtığı yıllardı.
Korkudan kaçtı.
Utançtan kaçtı.
Snitch olduğu gerçeğinden kaçtı.
Xavi’nin gözlerinden kaçtı.
Dolores’in “oğlum” diyen sesinden kaçtı.
Ve en çok da aynada gördüğü adamdan kaçtı.
2018’de Carl hâlâ gençti ama içi çoktan yaşlanmıştı. Dışarıdan bakınca dövmeleri, sert bakışı, sigarası, sokak ağzı, rahat yürüyüşü vardı. İnsanlar onu hâlâ “Carl işte” diye görüyordu. Ama o dönemden sonra içinde bir şey çatladı. Öyle bir çatlak ki, üstüne ne koysa sızdırıyordu.
İlk başta bunu kimse anlamadı. Çünkü Carl zaten hep biraz dengesizdi. Bir gün gülüyordu, diğer gün kimseyle konuşmuyordu. Bir gece herkese içki ısmarlıyordu, ertesi gün üç gün boyunca ortadan kayboluyordu. İnsanlar buna alışmıştı. “Carl’ın kafası böyledir” deyip geçiyorlardı.
Ama bu sefer başka bir şey vardı.
Bu sefer Carl’ın gözlerinde yakalanmış bir hayvan gibi bir bakış vardı.
Snitch olayı onun içinde normal bir pişmanlık bırakmadı. Daha pis bir şey bıraktı. Carl bunu kimseye anlatmadı. Zaten anlatamazdı. Çünkü anlatsa her şey bitecekti. Mahallede adının yanına o kelime yazılacaktı. Snitch. İspiyoncu. Konuşan adam. Satıcı. Kendi canını kurtarmak için başkasını veren adam.
Carl bunu kabul etmek istemedi.
“Ben satmadım,” dedi kendine.
“Ben sadece hayatta kaldım.”
“Ben mecburdum.”
“Onlar da beni satardı.”
“Ben önce davrandım sadece.”
Ama geceleri bu bahaneler işe yaramıyordu.
Geceleri insan kendi yalanına bile inanamaz bazen. Carl da inanamıyordu. Yatağa uzandığında kafasının içinde polis odasının ışığı yanıyordu. O beyaz, pis, baş ağrıtan ışık. Masanın üstündeki dosya. Karşısındaki adamın sessizliği. Kendi ağzından çıkan isim. O isim çıktıktan sonra odada oluşan boşluk.
Carl o boşluğu hiç unutmadı.
O günden sonra sessizlikten nefret etti. Çünkü sessizlik ona hep o anı hatırlatıyordu.
Bu yüzden ses aramaya başladı.
İçki sesi.
Müzik sesi.
Dövme makinesinin sesi.
Sokak kavgası sesi.
Gece kulübünün boğuk bası.
Kafasının içini bastıracak herhangi bir şey.
Ama hiçbir ses yetmedi.
Bağımlılıkların Başladığı Yer
Carl’ın bağımlılıkları bir anda başlamadı. Öyle film gibi bir gece uyuşturucuya düşmedi. Yavaş yavaş oldu. Küçük küçük kapılar açıldı. Önce sadece uyumak için içti. Sonra düşünmemek için içti. Sonra konuşmamak için içti. Sonra kendine dayanmak için içti.
Alkol onun için ilk başta basit bir şeydi. Birkaç bira, ucuz şişe, gece sokak köşesinde arkadaş gibi görünen adamlarla oturmak. Ama sonra o içki Carl’ın eline yapıştı. Çünkü içmediğinde kafası çok netleşiyordu. Netlik Carl’a iyi gelmiyordu. Net olduğunda ne yaptığını hatırlıyordu. Kime ne dediğini hatırlıyordu. Kimi sattığını hatırlıyordu. Xavi’nin yüzünü hatırlıyordu.
O yüzden bulanık kalmak daha kolaydı.
Sonra başka şeyler girdi hayatına. İsimlerini ağzında bile düzgün söylemek istemediği şeyler. Kimi zaman sokakta bulduğu, kimi zaman birinin “al bunu, kafan susar” diye uzattığı şeyler. Carl bunları artistlik olsun diye kullanmadı. Güçlü görünmek için de kullanmadı. Carl bunlara tutundu çünkü başka tutunacak hiçbir şeyi kalmamıştı.
Ama bağımlılık Carl’a yardım etmedi.
Sadece onu daha da kirletti.
Sabahları ağzı kurumuş uyanıyordu. Bazen nerede olduğunu bilmiyordu. Bazen cüzdanı yoktu. Bazen ayakkabısının biri kayıptı. Bazen elinde yeni bir yara vardı ve nasıl olduğunu hatırlamıyordu. Bazen telefonunda tanımadığı numaralardan mesajlar oluyordu. Bazen cebinde para vardı ama nereden geldiğini bilmiyordu. Bazen de hiçbir şey yoktu.
En kötüsü de buydu zaten.
Hiçbir şey.
Carl için bağımlılık sadece madde değildi.
Kaçmaya bağımlı oldu.
Kötü insanlara bağımlı oldu.
Kendisini mahveden ortamlara bağımlı oldu.
Bir gece daha dayanmak için sabahı yok saymaya bağımlı oldu.
Dövme stüdyoları bu dönemde onun hem işi hem sığınağı oldu. Ama düzenli bir işi yoktu. Bir yerde iki hafta çalışır, sonra kavga eder çıkardı. Başka bir yerde müşteriyle tartışırdı. Bir yerde patronla kavga ederdi. Bir yerde üç gün üst üste gelmezdi. Ama çizimi iyiydi. Eli karanlıktı. İnsanların derisine güzel acılar bırakmayı biliyordu.
Carl’ın dövmeleri temiz değildi.
Onun çizgilerinde hep bir öfke vardı.
Güller bile yas tutuyor gibi görünürdü.
Haçlar kırık dururdu.
Yılanlar sanki deriden çıkıp boğaza sarılacak gibiydi.
Kadın yüzleri hep ağlamadan hemen önceki hâlindeydi.
İnsanlar Carl’ın yaptığı dövmeleri sevdi çünkü Carl acıyı biliyordu.
Ama kimse onun acısının ne kadar derin olduğunu bilmiyordu.
Para İçin Açtığı Kapılar
Carl’ın para bulmak için girdiği kapılar da temiz kapılar değildi.
Başta dövmecilik vardı. Ucuz mahalle stüdyoları, arka odalar, gece yarısı gelen müşteriler, üstüne para değil içki teklif eden adamlar, “kardeşim sonra veririm” diyen sahtekârlar… Carl çoğu zaman parasını alamazdı ama yine de yapardı. Çünkü birinin derisine iğne bastırırken kendi kafası susuyordu.
Sonra eskiz satmaya başladı.
Defterine çizdiği şeyleri, dövme tasarımlarını, çalıntı gibi duran ama aslında kendi karanlığından çıkan sembolleri satardı. Bazen üç kuruşa. Bazen bir şişeye. Bazen sadece geceyi geçirmek için.
Bazen barların arka kapısından girerdi. Oradaki insanlara çizim yapardı, duvarlara küçük logolar çizerdi, sahne arkasında afiş karalardı. Bazen dövmeci değil de hamal gibi çalışırdı. Kasa taşırdı, sandalye dizerdi, gece sonunda ortalığı temizlerdi. Yeter ki o gece dışarıda kalmasın.
Bazı kapılar daha kötüydü.
Bazı işler sorulmazdı.
Ne taşıdığını sormazdı.
Kime götürdüğünü sormazdı.
Neden gece olduğunu sormazdı.
Çünkü Carl soru sormamayı öğrenmişti. Zaten konuştuğu için hayatı mahvolmuştu. Bu kez susarak para kazanıyordu.
Ama bu suskunluk da onu kurtarmadı.
Her kapıdan çıktığında biraz daha küçüldü.
Her aldığı para biraz daha kirli geldi.
Her yediği yemek boğazında kaldı.
Çünkü Carl ne yaparsa yapsın içindeki o cümleyi susturamıyordu:
“Sen zaten sattın.”
Bu cümle onu takip etti.
Tünelde de.
Kadının yanında da.
Xavi’den kaçarken de.
Yeni şehirlerde de.
Dövme stüdyolarında da.
Kiralık odalarda da.
Evsizlik
Carl’ın evsizliği de bir günde olmadı. Önce “bu gece arkadaşta kalırım” diye başladı. Sonra “birkaç gün idare ederim” oldu. Sonra “zaten eve dönmek istemiyorum”a dönüştü. En sonunda ise gidecek evi kalmadı.
Dolores’in evi vardı ama Carl oraya dönemiyordu.
Çünkü Dolores’in evinde sevgi vardı.
Ve Carl sevgiye dayanamayacak kadar kirli hissediyordu.
Bir insan bazen nefrete alışır. Bağırılmaya, itilip kakılmaya, aç kalmaya, sokakta yatmaya alışır. Ama sevgiye alışamaz. Çünkü sevgi insanın ne kadar düştüğünü gösterir. Dolores kapıyı açıp ona “oğlum” dese Carl çökecekti. O yüzden kapıyı hiç çalmadı.
İlk zamanlar parklarda yattı. Sonra terk edilmiş binalarda. Sonra stüdyo koltuklarında. Sonra arabaların içinde. Sonra köprü altlarında. Ama en uzun kaldığı yer tüneldi.
Tünel Carl’ın hayatında başka bir şeydi.
Orası sadece bir yer değildi.
Orası onun mezarı gibi oldu bir süre.
Şehrin kenarında, insanların çok bilmediği, geceleri soğuk ve rutubet kokan bir tüneldi. İçinden bazen su sızardı. Duvarlarında eski yazılar, küfürler, yarım kalmış isimler vardı. Birileri orada daha önce de yaşamıştı belli ki. Her köşede bir insan kalıntısı vardı. Eski battaniye, kırık şişe, yanmış kağıt, paslı teneke, yarım ayakkabı.
Carl oraya ilk girdiğinde sadece bir gece kalacağını düşündü.
Ama bir gece iki gece oldu.
İki gece bir hafta oldu.
Bir hafta ay oldu.
Sonra Carl zamanın hesabını bıraktı.
Tünelde gün diye bir şey yoktu. Sadece ışık azalıp çoğalıyordu. Sabah olduğunda dışarıdaki sesler değişiyordu. Akşam olduğunda tünelin içi daha da büyüyordu sanki. Geceleri duvarlar nefes alıyormuş gibi gelirdi Carl’a. Bazen uyandığında biri yanında duruyor sanırdı ama kimse olmazdı. Bazen uzaktan ayak sesi duyardı ama ses kendi kafasından gelirdi.
Orada insan yavaş yavaş insanlığını unutuyor.
Carl da unuttu.
Saçları uzadı. Sakalı dağıldı. Üstündeki kıyafetler kokmaya başladı. Ayakkabılarının tabanı açıldı. Elleri hep kirliydi. Tırnaklarının arasında mürekkep, toprak, kan ve bilmediği şeyler olurdu. Bazen günlerce duş almazdı. Bazen yemek yemeyi unuturdu. Bazen bir marketin arkasından aldığı bayat ekmeği üç güne bölerdi.
Ama tünelde en kötü şey açlık değildi.
Soğuk da değildi.
Kir de değildi.
En kötü şey, insanın kendini artık dışarıdaki hayata ait hissetmemesiydi.
Carl bir süre sonra insanların arasına çıkınca rahatsız olmaya başladı. Kafeler, ışıklı vitrinler, temiz giyimli insanlar, ellerinde telefonla gülen gençler… hepsi ona başka bir tür gibi görünüyordu. Onlar yaşıyordu. Carl ise sanki yanlışlıkla hayatta kalmıştı.
Tünelde kaldığı dönemlerde dövme yapmaya devam ettiği oldu. Garip bir şekilde bazı insanlar onu orada bile buluyordu. “Carl burada mı kalıyor?” diye fısıltı dönüyordu. Birileri geliyordu. Küçük dövmeler, isim kapatma, yara izi üstüne sembol, eski sevgili adını silme…
Carl bazen tünelin ağzında, paslı bir sandalyede oturup insanlara dövme yapardı. Ortam pis, ışık kötü, hava soğuk. Ama eli hâlâ sağlamdı. Titriyordu bazen ama çizgisi ölmemişti.
Hatta bazıları onun o dönem yaptığı işlere daha çok para verdi. Çünkü Carl’ın adı garip bir efsaneye dönmeye başladı.
“Tünelde yaşayan dövmeci.”
“Konuşmayan Carl.”
“Kaybolan çocuk.”
“Snitch mi değil mi belli olmayan adam.”
Carl bu lakapları duyduğunda gülmezdi.
Sadece sigarasını yakardı.
Çünkü en kötü lakabı zaten kendi kafasında taşıyordu.
Xavi’den Kopuş
Xavi, Carl’ın hayatındaki son gerçek bağlardan biriydi.
Carl bunu biliyordu.
Tam da bu yüzden ondan kaçtı.
Çünkü Xavi sadece bir arkadaş değildi. Xavi onun geçmişini biliyordu. Carl’ın ne zaman yalan söylediğini, ne zaman korktuğunu, ne zaman mani gibi yükseldiğini, ne zaman çöküşe geçtiğini anlıyordu. Carl’ın gözlerinden okuyan az insan vardı. Xavi onlardan biriydi.
Bu yüzden Carl için Xavi tehlikeliydi.
Düşman olduğu için değil.
Gerçeği gördüğü için.
İlk kopuş küçük başladı. Carl mesajlara cevap vermedi. Buluşmalara gitmedi. Xavi sorduğunda “iyiyim” dedi. Sonra numarasını değiştirdi. Sonra Xavi’nin takıldığı yerlere uğramamaya başladı. Sonra Xavi’nin adını duyunca ortamdan çıktı.
Ama Xavi bir kere onu tünelde buldu.
Carl o gece çok kötüydü. Yağmur yağmıştı. Tünelin içi nemliydi. Üstünde ince bir mont vardı. Gözleri şişmişti. Elinde yarım sigara, yanında boş şişe. Xavi onu görünce bir şey demedi önce. Çünkü bazı görüntüler insanın ağzındaki kelimeyi öldürür.
Carl başını kaldırdı.
Bir süre baktı.
Sonra sadece şunu dedi:
“Buraya gelmemeliydin.”
Xavi onu kaldırmaya çalıştı. Carl istemedi.
“Eve gidelim,” dedi Xavi.
Carl güldü. Ama komik bir gülüş değildi. İnsanın içini rahatsız eden, boğazda kalan bir gülüştü.
“Benim evim yok.”
Xavi sinirlendi. Bağırdı. Küfretti. “Kendine ne yapıyorsun lan sen?” dedi. Carl cevap vermedi. Çünkü cevabı yoktu. Xavi ona yardım etmek istedikçe Carl daha çok kapandı. Çünkü yardım, Carl’a suçluluk gibi geliyordu.
O gece Carl Xavi’ye çok ağır şeyler söyledi.
Bilerek söyledi.
Onu itmek için söyledi.
Kalsın istemedi.
Çünkü Xavi kalırsa Carl’ın yalanları çökecekti. Çünkü Xavi kalırsa Carl belki ağlayacaktı. Çünkü Xavi kalırsa Carl hâlâ kurtarılabilir biri gibi görünecekti.
Carl buna dayanamadı.
“Ben senin bildiğin adam değilim artık,” dedi.
“Git.”
“Benim peşimden gelme.”
“Ben çoktan bittim.”
Xavi yine de gitmedi başta. Ama Carl ona öyle bir baktı ki, o bakışta artık eski Carl yoktu. Sadece kendini yok etmeye karar vermiş biri vardı.
O geceden sonra Xavi bir süre daha onu aradı.
Sonra aramalar azaldı.
Sonra bitti.
Carl bunu istediğini sanıyordu. Ama Xavi tamamen gidince içindeki son sıcak yer de söndü.
Xavi’den kopmak Carl’ı özgürleştirmedi.
Tam tersine onu tamamen başıboş bıraktı.
Artık onu tutan kimse yoktu.
Onu okuyabilen kimse yoktu.
Yanlış yaptığında yüzüne bakıp “yeter” diyebilecek kimse yoktu.
Carl bundan sonra daha hızlı düştü.
Beş Ay Süren Evlilik Gibi İlişki
Bu kayıp yılların içinde Carl’ın hayatına bir kadın girdi.
Adı Marisol
Marisol da normal biri değildi zaten. Normal biri Carl’ın hayatında uzun süre kalamazdı. Marisol gece hayatından gelen, sert konuşan, güzel ama yorgun bir kadındı. Gözlerinde hep uykusuzluk vardı. O da bir şeylerden kaçıyordu. Carl bunu ilk gördüğü anda anladı. Çünkü kaçan insanlar birbirini tanır.
İlk tanıştıklarında Carl çok kötü bir haldeydi. Ama Marisol onu acınacak biri gibi görmedi. Bu Carl’ın hoşuna gitti. Çünkü Carl merhametten nefret ediyordu. Merhamet ona zayıf olduğunu hatırlatıyordu.
Marisol ona acımadı.
Sadece sigara uzattı.
Bu yüzden Carl yanında kaldı.
İlk haftalar güzel gibiydi. İkisi de birbirinin yarasını kurcalamıyordu. Marisol Carl’a “nerelisin?” diye sormuyordu. Carl da ona geçmişini anlatmıyordu. Küçük bir odada yaşıyorlardı. Oda rutubet kokuyordu ama tünelden iyiydi. Yerde ince bir yatak, bir masa, iki sandalye, eski bir ayna, yarısı bozuk bir lamba.
Carl bazen Marisol’un koluna küçük dövmeler yapardı. Marisol da onun saçını keserdi. Bazen yemek yaparlardı. Bazen sabaha kadar konuşurlardı. Bazen hiç konuşmadan yan yana otururlardı. Carl uzun zamandan sonra ilk kez birinin yanında uyuyabildi.
Bu ona iyi geldi sandı.
Ama aslında Marisol da Carl gibi kırık bir insandı. Ve iki kırık insan bazen birbirini iyileştirmez. Bazen sadece birbirinin kırık yerlerine daha sert basar.
İkinci ayda kavgalar başladı.
Üçüncü ayda ayrılıp barışmalar.
Dördüncü ayda kıskançlıklar, bağırmalar, kapı çarpmalar.
Beşinci ayda ise ikisi de birbirinin içinde kalmış son iyi şeyi öldürmeye başladı.
Marisol Carl’ın karanlığını seviyordu başta. Onu gizemli, sert, derin buluyordu. Ama sonra o karanlığın romantik olmadığını gördü. Carl günlerce konuşmuyordu. Bir anda parlıyordu. Bazen evden çıkıyor, iki gün gelmiyordu. Geldiğinde cebinde para değil yara oluyordu. Bazen Marisol’a sarılıp susuyordu. Bazen aynı kadına düşman gibi bakıyordu.
Carl ise Marisol’un sevgisini kaldıramadı.
Çünkü sevgi düzen ister.
Carl’da düzen yoktu.
Marisol onu tutmaya çalıştı. Carl kaçtı. Marisol hesap sordu. Carl patladı. Marisol ağladı. Carl sustu. Sonra Carl ağlayamadı, onun yerine duvarı yumrukladı. Bazen ikisi de birbirine kötü şeyler söyledi. Sonra sabah olunca hiçbir şey olmamış gibi kahve içtiler.
Bu ilişki evlilik gibiydi çünkü aynı evde yaşıyorlardı, aynı yatağa giriyorlardı, birbirlerinin pisliğini biliyorlardı, birbirlerinin parasızlığını taşıyorlardı. Ama evlilik değildi çünkü içinde güven yoktu. Sadece iki insanın birbirine tutunup birlikte batması vardı.
Marisol bir gece Carl’ın geçmişiyle ilgili bir şey öğrendi. Snitch meselesinin tamamını değil belki ama yeterince. Birinin ağzından bir laf. Yarım bir gerçek. Bir ima.
O günden sonra Marisol’un bakışı değişti.
Carl bunu hemen fark etti.
Marisol hiçbir şey demese bile Carl anladı. Çünkü Carl insanların bakışındaki yargıyı çok iyi tanıyordu. O gece eve döndüklerinde uzun süre konuşmadılar. Sonra Marisol sadece şunu dedi:
“Sen kimsin gerçekten?”
Bu soru Carl’ı bitirdi.
Çünkü Carl da bilmiyordu.
O gece büyük kavga çıktı. Carl bağırdı. Marisol bağırdı. İkisi de birbirinin en hassas yerine bastı. Marisol ona korkak dedi. Carl ona yalancı dedi. Marisol “sen herkesi satarsın” dedi. İşte o cümle Carl’ın kafasında bir şey kopardı.
Carl vurmadı.
Ama kırdı.
Eşyaları kırdı.
Aynayı kırdı.
Kendi elini kesti.
Ama en çok içeride kalan son umudu kırdı.
Ertesi sabah Marisol yoktu.
Masada küçük bir not vardı. Uzun değildi. Duygusal değildi. Sadece şuna benzer bir şey:
“Ben seni kurtaramam Carl. Sen de beni mahvediyorsun.”
Carl o notu defalarca okudu.
Sonra yırttı.
Sonra parçaları çöpten çıkarıp tekrar okudu.
Marisol’un gidişi Carl’ı normal bir ayrılık gibi üzmedi. Daha derine itti. Çünkü Carl ilk kez birinin yanında biraz insan gibi olmuştu. Sonra o insan da gitmişti. Ve gitme sebebi de yine Carl’dı.
Carl bu olaydan sonra haftalarca odadan çıkmadı. Kira ödenmedi. Evden atıldı. Eşyalarının çoğu dışarıya kondu. Defterleri ıslandı. Bazı çizimleri çalındı. Birkaç kıyafetini aldı, gerisini bıraktı.
Sonra tekrar tünele döndü.
Ama bu kez tünel daha soğuktu.
Çünkü artık dışarıda onu bekleyen biri olmadığını biliyordu.
Carl’ın Zihni
Carl’ın zihni o yıllarda düz bir yer değildi. Daha çok karanlık bir oda gibiydi. İçinde kapılar vardı. Her kapının arkasında başka bir şey.
Bir kapının arkasında çocukluğu vardı.
Çöp konteynırı.
Kimsesizlik.
Dolores’in evi.
Mahallenin sesi.
Bir kapının arkasında polis odası vardı.
Beyaz ışık.
Verdiği isim.
Kendi sesi.
Sonra gelen sessizlik.
Bir kapının arkasında Xavi vardı.
Ona bakan gözler.
Hayal kırıklığı.
“Niye böyle oldun?” der gibi bir yüz.
Bir kapının arkasında Marisol vardı.
Yatakta sırtını dönmüş hali.
Kırık ayna.
Masadaki not.
Bir kapının arkasında tünel vardı.
Rutubet.
Soğuk.
Sigara dumanı.
Duvar yazıları.
Ayak sesleri.
Carl bu kapıları kapatmaya çalıştı ama kilitleri yoktu. Ne zaman uyusa biri açılıyordu. Ne zaman içse biri açılıyordu. Ne zaman gülse biri açılıyordu. Ne zaman birisi ona “kardeşim” dese, içeride başka bir kapı açılıyordu.
Bu yüzden Carl insanlara yaklaşamadı.
Yaklaşınca geçmişi sızıyordu.
Carl’ın kafasında sık sık aynı düşünceler dönüyordu:
“Ben iyi biri miydim eskiden?”
“Dolores beni böyle görse ne der?”
“Xavi hâlâ beni kardeşi sayar mı?”
“Marisol haklı mıydı?”
“Ben kimi sattım?”
“Ben kendimi ne zaman sattım?”
“Beni biri gerçekten sevse bile ben onu mahveder miyim?”
“Ben niye hâlâ yaşıyorum?”
Bu düşünceler Carl’ı bazen tamamen kilitliyordu. Dışarıdan bakınca sadece sessiz duruyordu. Ama içinde mahkeme vardı. Her gece kendi kendini yargılıyordu. Hakim de oydu, suçlu da oydu, cellat da oydu.
Bipolar halleri bu dönemde daha da pisleşti.
Taştığı zamanlarda Carl kendini yeniden doğmuş sanıyordu. Bir anda tünelden çıkıyor, saçını kesiyor, temiz kıyafet buluyor, dövme stüdyosuna gidiyor, para kazanıyor, insanlarla konuşuyor, gülüyor, plan yapıyordu. “Ben toparladım” diyordu. “Bu sefer olacak” diyordu.
Ama sonra üç gün sonra yine çöküyordu.
Çöktüğü zamanlarda ise dünyanın bütün sesi boğuluyordu. Yemek yiyemiyordu. Konuşamıyordu. Bazen sadece yatıp tavanı izliyordu. Bazen günlerce duş almıyordu. Bazen sigara içmeye bile hali kalmıyordu. O zamanlarda Carl’ın içindeki karanlık daha sakin oluyordu ama daha ağırdı. Sanki üstüne beton dökülmüş gibi.
Karma zamanları ise en kötüsüydü.
O zaman hem enerjisi vardı hem karanlığı. Hem yürümek istiyordu hem yok olmak. Hem birini aramak istiyordu hem telefonunu kırmak. Hem Xavi’ye gitmek istiyordu hem Xavi’nin onu görmesinden korkuyordu. Hem Marisol’u özlüyordu hem onun adını duyunca nefret ediyordu.
Carl bu zamanlarda kendinden korkuyordu.
Çünkü ne yapacağını bilmiyordu.
İnsanlardan Uzaklaşması
2018–2025 arasında Carl’ın insanlarla bağı değişti. Eskiden sosyaldi. Mahallede tanınırdı. Şaka yapardı. Kavgaya girerdi ama sonra gülerdi. Dolores’in yanında yumuşardı. Xavi’nin yanında gerçek olurdu.
Ama kayıp yıllarda Carl insanları artık tehdit gibi görmeye başladı.
Birisi fazla iyi davransa şüphelendi.
Birisi az konuşsa şüphelendi.
Birisi adını ansa şüphelendi.
Birisi geçmişinden bahsetse ortamdan çıktı.
Çünkü Carl biliyordu: Geçmişi konuşulursa, her şey açılırdı.
Bu yüzden yeni tanıştığı insanlara farklı hikâyeler anlattı. Birine babasının öldüğünü söyledi. Birine başka şehirden geldiğini söyledi. Birine adının Carl olmadığını söyledi. Bazen kendi yalanlarına bile karıştı. Bir gece bir barda adını “Santos” diye söyledi. Başka bir yerde “Cruz” dedi. Bir dövme stüdyosunda sadece “C” diye imza attı.
İsmini bile tam taşımak istemiyordu artık.
Çünkü Carl ismi ona eski halini hatırlatıyordu.
İnsanların yanında fazla kalmadı. Hep geçici oldu. Geçici oda. Geçici iş. Geçici ilişki. Geçici arkadaş. Geçici para. Geçici uyuşma. Geçici nefes.
Kalıcı olan tek şey suçluluktu.
Tünelden Çıkış Gibi Görünen Ama Çıkış Olmayan Günler
Bazı dönemlerde Carl gerçekten düzeliyor gibi oldu.
Bir stüdyoda daha uzun çalıştı. Para biriktirdi. Küçük bir oda tuttu. Saçını toparladı. İçkiyi azalttı. Hatta bir ara Dolores’i aramayı düşündü. Telefonu eline aldı. Numarayı yazdı. Son rakamda durdu.
Arayamadı.
Çünkü Dolores’in sesini duyarsa yıkılacaktı.
Başka bir dönem Xavi’ye mesaj yazdı.
“Yaşıyorum.”
Sadece bunu yazdı.
Ama göndermedi.
Mesajı saatlerce ekranda tuttu. Sonra sildi.
Carl’ın toparlanma girişimleri hep böyle yarım kaldı. Çünkü düzelmek sadece temiz kıyafet giymek değildi. Düzelmek geçmişe dönüp bakmayı gerektiriyordu. Carl buna hazır değildi. O geçmişe bakarsa orada snitch olan kendisini, Xavi’yi yarı yolda bırakan kendisini, Marisol’u mahveden kendisini, Dolores’e dönemeyen kendisini görecekti.
Carl bunları göreceğine yine düşmeyi seçti.
Çünkü düşmek tanıdıktı.
2025’e Gelirken
2025’e gelindiğinde Carl artık eski Carl değildi.
Yüzü değişmişti. Sadece yaşlandığı için değil. İnsan bazen birkaç yılda değil, birkaç suçlulukta yaşlanır. Carl’ın gözlerinin altında yılların değil gecelerin izi vardı. Saçları daha dağınık, bakışları daha boş, sesi daha kısık olmuştu. Eskisi gibi öfkeli patlamaları vardı ama artık daha sessiz bir tehlike taşıyordu.
Eskiden Carl ateş gibiydi.
2025’te kül gibiydi.
Ama külün altında hâlâ sıcak bir şey vardı.
Bazen bir çocuğun ağladığını görünce duruyordu.
Bazen yaşlı bir kadına yardım ediyordu.
Bazen bir sokak köpeğine yemek bırakıyordu.
Bazen Dolores’i hatırlayıp ağzındaki sigarayı söndürüyordu.
Bazen Xavi’nin adını duyunca yüzü düşüyordu.
Yani Carl tamamen bitmemişti.
Ama kendini bitmiş sanıyordu.
Kaybolan yıllar ona çok şey aldı.
Evini aldı.
Düzenini aldı.
Xavi’yi aldı.
Marisol’u aldı.
Kendine saygısını aldı.
Gece rahat uyuma hakkını aldı.
Aynaya normal bakma ihtimalini aldı.
Ama bir şeyi tamamen alamadı: Carl’ın içinde küçük, pisliğe bulanmış, neredeyse ölmüş ama hâlâ kıpırdayan bir insan parçası vardı.
Carl bundan nefret ediyordu.
Çünkü o parça hâlâ affedilmek istiyordu.
Ve Carl kendini affetmeyi bilmiyordu.
2018–2025 arası Carl için sadece kayıp yıllar değildi.
Bu yıllar onun içindeki adamın parça parça söküldüğü yıllardı.
Birileri onu sokakta gördüğünde sadece dövmeli, yorgun, tehlikeli bir adam görüyordu.
Ama Carl’ın içinde tünelde üşüyen çocuk hâlâ duruyordu.
Marisol’un notunu hâlâ okuyan adam duruyordu.
Xavi’ye gönderemediği mesaj hâlâ duruyordu.
Dolores’in kapısını çalamayan torun hâlâ duruyordu.
Polis odasında ağzından çıkan ismi geri alamayan Carl hâlâ duruyordu.
Ve belki de en kötüsü buydu.
Carl kaybolmuştu ama ölmemişti.
Yaşıyordu.
Her şeyi hatırlayarak yaşıyordu.
Profil Bilgileri
Ad Soyad
Carl Carter
Cinsiyet
Erkek
Oluşturan
metali_c
Yaş
26
Boy
1.87
Goz Rengi
Ela